
MOMO’da günümüzü sadece oyunla değil, yaşama duyulan saygı ve sevgiyle öreriz. Ekolojik bilinci kitaplardan değil; hayatın doğal akışında, bizzat deneyimleyerek kazanırız.

Günümüzü, hava nasıl olursa olsun uzun bahçe oyunlarıyla açar ve kapatırız. Yağmurda çamurla, güneşte toprakla, rüzgarda havayla temas ederek doğaya kökleniriz. Çocuklarımızın özgürce hareket etmesine, doğanın gerçek dokusunu hissederek büyümesine eşlik ederiz.

Bedenimize ve dünyamıza saygılı beslenmenin ilk adımını, gıdanın doğru kaynaklardan temini olarak görüyoruz. Yerel üreticiden gelen organik gıdalarımız mutfağımızda özenle pişerken soframızı çocuklarımızla beraber kuruyor ve topluyoruz.

El işi ve sanatsal üretim süreçlerinde küçük gruplar halinde çalışırız. Keşfe dayalı bu üretimde, çocuklarımızın yapabilme becerisinin ve estetik duygusunun filizlenmesine eşlik ederiz.

Serbest oyunun özgürlüğünü, her günün değişmeyen ritmik uğraşıyla dengeleriz. Ekmek yoğururken de balmumuna şekil verirken de hayatın ana eksenine “oyunu” koyarız.

Masallarımızı kitaptan okumaz; çocuklarımızın gözlerinin içine bakarak, hafızamızdan ve kalbimizden anlatırız. Mevsim şarkıları ve parmak oyunlarıyla çocuklarımızın hayal dünyasını birlikte besleriz.

Plastik oyuncaklar yerine ahşapla, keçeyle yünle ve gerçek yaşam nesneleriyle çalışırız. Bir gün dokuma yapar, bir gün çivi çakarız. Sade bir ahşap küpün, çocuklarımızın hayal gücünde her gün başka bir dünyaya dönüşmesine tanıklık ederiz.

Suyumuzu çelik suluklardan, ıhlamurumuzu özen isteyen porselen kupalardan içeriz. Bez peçete kullanır, yemek atıklarımızı kompost döngüsüne katarız. Doğa dostu yaşamı bir kural olarak değil, rutinimizin doğal bir parçası olarak yaşarız.

Waldorf pedagojisinde zaman, rakamlar ve takvimler üzerinden değil; yaşamın ritmik döngüleri ve duyumsanan uğraşlar üzerinden akar. Çocuklarımız haftanın günlerini o günün sabit kalan ana uğraşından anlarlar.

Çocuklarımız hamurlarını kendi elleriyle yoğurur, fırından yayılan taze ekmek kokusu eşliğinde oyunlarına devam ederler. Verdikleri emeğin karşılığını, ikindi kahvaltısında alırlar. Ekmeklerimizin üstüne kooperatiften aldığımız organik tahin pekmezi sürer, afiyetle yeriz.

Kağıdın beyazlığında her çocuğumuzun kendi özgün çizgisini ve hikayesini keşfetmesine alan açarız. Yıl boyu özenle sakladığımız bu resimlerde, çocuklarımızın el becerilerinin ve hayal dünyalarının sene başından sene sonuna kadar geçirdiği dönüşümü ilgiyle izleriz.

Yuvamızı, hepimizin ortak alanını özenle korur ve düzenleriz. Yaşadığımız alana emek vermenin huzurunu hep beraber paylaşırız.

Suyun kağıtla, boyanın suyla buluştuğu anları birlikte yaşarız. Çocuklarımız, renklerin kağıt üzerinde özgürce dans edişini ve birbirine karışımını keyifle deneyimlerler.

Ölçeriz, karıştırırız, yoğururuz ve hep birlikte şekil veririz. Büyük bir iş bölümü ve neşeyle hazırladığımız kurabiyelerimizi fırına verir, sabırla pişmelerini bekleriz.

Doğanın mevsimsel ritmi sınıflarımızda mevsim masamızla, şarkılarımızla ve masallarımızla takip ederken bahçemizde ise topluluk olarak şenliklerle kutlarız.

Sonbaharın gelişini masallar eşliğinde kaynayan aşure kazanımızın etrafında, bereketle kutlarız. Paylaşmanın tadına vardığımız bu şenliği, her seferinde olduğu gibi kalplerimizi ısıtan “altın damla” ritüelimizle taçlandırırız.

Kışın sessizliğini kestane ve sıcak salep eşliğinde, hep birlikte el işleri yaparak, yeni yılı kutlayarak ve masallar dinleyerek karşılarız. El emeğinin sıcaklığıyla ısındığımız bu buluşmanın sonunda, yine “altın damla” yaparak günün ışığını içimizde toplarız.

Baharı ağaçlara dileklerimizi bağlayarak, bu dilekleri renklerle kağıda dökerek, şenlik ateşi etrafında toplanıp masallar dinleyerek selamlarız. Doğanın uyanışına şahitlik ettiğimiz bu günü, topluluğumuzun birliğini simgeleyen “altın damla” ile mühürleriz.

Yılda bir defa gökyüzünü çatımız, toprağı yuvamız yaparız. Yazın gelişini çadır kampımızla karşılarız. Çadır kampımızda doğayla bütünleşirken, modern dünyanın hızından uzaklaşıp sadece birbirimizin varlığına ve doğanın sesine kulak veririz.

Çocuklarımızın dünyasını ortak bir dille sarmalamak adına ebeveynler, eğitmenler ve doğa ile kesintisiz bir diyalog içinde yaşıyoruz. Bu sayede gerçek bir topluluk olmanın güvenini paylaşıyoruz.

Ebeveynlik yolculuğumuzda karşılaştığımız sınırları, duygusal regülasyonu ve dijital çağın getirdiklerini uzmanlar eşliğinde, güvenli bir çemberde konuşuruz. Erken çocuklukta bağlanmadan akran iletişimine, ilkokul seçiminden travmaya kadar pek çok kritik başlıkta bir araya gelerek hem çocuklarımızın dünyasını anlamlandırıyor hem de ebeveynlik becerilerimizi birlikte güçlendiririz.

Gönüllü ailelerimizle el ele vererek MOMO’nun sosyal dokusunu örer, yuvamızın ihtiyaçlarını ortak bir dayanışma ağıyla organize ederiz. Kardeş okullarımıza sunduğumuz sosyal yardımları yürütürken; şiddetsiz iletişimden müziğe uzanan atölyelerle çocuklarımızla beraber biz de öğrenmeye ve büyümeye devam ederiz.

Yılda bir kez kapılarımızı bütün İstanbul’a açp tasarımcı dostlarımızla bir araya geliriz. Şenlikten elde ettiğimiz gelirleri, Buğday Derneği, Koruncuk Vakfı, KODA, İhtiyaç Haritası, Nesin Vakfı ve TOÇEV’e bağışlarız.

Momo’da çocuklarımız büyürken biz de onlarla beraber gelişmeye devam ederiz. Ayda bir kez kitap kulübü çemberimizde buluşur; seçtiğimiz kitaplar üzerine derinleşirken hem kendimize hem de çocukluğa dair yeni pencereler açarız.

MOMO’da ayrılık yoktur; her sene sonunda tüm mezunlarımızı yuvaya, yeniden kucaklaşmaya davet ederiz. İlk mezunlarımızdan en yenilere kadar tüm dostlarımızla bir araya gelerek paylaştığımız o derin bağı tazeleriz.
